23 Ekim 2009 Cuma

Sanatın Güncesi /Devrimci politik tavrın nostaljisi






Bu güne kadar gerçekleşen en politik içerikli Bienal kapsamında düşünülebilir, 11.Uluslararası İstanbul Bienali. Politikanın, devrimci kimliğin ve söylemlerinin günümüze dek süregelen yankılarının hafızalarımızda yenilenmesi, sanatın olanaklarıyla sunulunca lezzetli bir şölen sofrasına dönüşmüş.
11. İstanbul Bienali, Bertolt Brecht’in “İnsan Neyle Yaşar?” kavramıyla sorunsalını ortaya koyuyor.
Brecht in Elisabeth Hauptmann ve Kurt Weill ile birlikte 1928 yılında yazıp besteledikleri “Üç Kuruşluk Opera” adlı oyununda yer alan ve çok sevilen şarkının sözleriyle dönem kapitalizmine kafa tuttuğu görülür. Üç Kuruşluk Opera burjuva toplumunda mülkiyetin ve emeğin yeni baştan dağıtım sürecini anlatıyor, yanı sıra emek, işgücü ve makineleşen yapılanmanın paradoksal anlatımına da zaman zaman ironik bir dille ışık tutuyor…1930’larda yeni yeni baş gösteren liberal ekonominin kendisinden önceki toplumsal yapıyla çelişkisi ve uzlaşmazlığı yarattığı politik ve sosyolojik profille günümüz yaşam değerleri arasındaki paralellikler son derece etkili.
“İnsan Neyle Yaşar ?” Sizce bunun yanıtı ne olmalı. Hava mı, su mu, ekmek mi, yoksa sevgimi, sanat mı, aşk mı, emek mi, tutku mu? Umut mu? Yoksa sadece bilgi, teknolji ve para mı?
Bunun yanıtı her çağda her toplumda aranmış. B. Brehct te Spinoza da, Marks da da Hz. İsa da, S.Freud da belki de Frank Sinatra da hep bu yönde çaba göstermiştir.
Temsil ettikleri topluluğu düşünceleriyle desteklemiş ve onlara yaşam kaynaklarını sunmak istemişlerdir. Bu tavır politikanın inancın ve ekonominin iç içe değerlendirilmesi gereğini yaratmıştır. Zaman ne olursa olsun günceldir ve yaşamsaldır. “Aç ayı oynamaz”, “Açlık sofuluğu bozar” ya da “Sanatsız kalmış bir toplum, hayat damarlarından yoksundur” atasözleri söylemi destekler niteliktedir.
11. Bienal’de Batılı sanatçı sayısından daha çok Batı dışından ve özellikle siyasi olarak sorunlu bölgelerden gelen sanatçıların yer aldığını görüyoruz.
Hırvat asıllı Küratörlerin kolektif çalışmalarının sonucu olan ve “What, How & for Whom” (Ne, Nasıl ve Kimin için) ekibi ile oluşturdukları ve bu güne kadar izlediğimiz en politik içerili İstanbul Bienalinde 40 ülkeden 70 sanatçının ana fikrinden yola çıkarak ürettikleri 140’a yakın projesinin birlikte harmanlanışına şahit oluyoruz. Birbirlerine karşın teke tek etkili oldukları kadar sentezleriyle de Bienalin genelini biçimliyorlar.
Bu gün artık insanlar politik olmak anlamını hâsıl hissediyor ve değerlendiriyorlar? Bu Brecht dönemi kadar açık ve yalın mı? Bu gün İnsanlar artık neye inanıyor ya da inanamıyorlar. Ardından gidilecek söz ve ya slogan artık kalmadı mı? Ve artık yaşam, uğruna savaşım verilecek meselelere vakit ayırmağa gerek duyulmayacak kadar basit ve özensiz mi? Acil ve yaşamsal meseleler, neden artık toplumsal dayanışmaları ateşleyecek kadar önemli değil. Neden artık kimse dünyayı değiştirmek istemiyor? Acaba yalnızca seyretmek ve pasif kalmak artık günümüzün “Tembelliğe övgü” sünün manifestosu mu? Sanki günümüzde ,“Yalnızca seyretmek” ve olgunun parçası olmamak tek seçenekmişçesine sürülen bir yaşam anlayışının tarifsiz huzurunu yansıtıyor.
Bu açıdan belki de bu Bienal in “Devrimci Politik “ tavrı, nostaljiyle süslü güzel paketlenmiş bir karamela şekerini andırıyor.
Üniversite yıllarımda koltuk altlarımızda taşıdığımız toplum polislerden sakındığımız “Kapital”, artık süslü kapakları ve Marks’ın sevimli gülüşüyle paketlenmiş cep kitaplarına dönüştü. Che’nin tek yıldızlı kepi ve sakallı portresinin ikona dönüşmüş grafiği artık facebook’ların profil fotoğrafları yerine kullanılıyor. Mao’nun, Lenin’in, Stalin’in, Nazım’ın sloganları, yaşadıkları toplumsal dalgalanmaların itici gücüyle önder kimliklerinin haykırışları, kitleleri birleştirmek yerine, günümüzde cafe’lerin duvarlarını gaffitiler şeklinde süslüyor.
Evet, bu Bienal’e belki de en politik içerikli bienal diyebilirsiniz. Ardarda sıralanmış projeler, belgeler, belgeseller, enstalâsyonlar sanatsal kaygıyı ve yaratıcı imgeyi ortaya koymasa da küratörler sanatçıların eserlerindeki politik yorumlamaları günümüzün “apolitik” düşünce yaklaşımına paradoksal bir bakışla ortaya koymak istemişlerdir. Başarıları ve yankıları ile getirdikleri ses de bu yüzdendir.
11. İstanbul Bienali açık, izlenmesi kolay, daha çok küçük boyutlu çalışmaların yer aldığı bir sergi olarak gözüküyor. Otuz yaş altındaki sanatçıların bugünkü dünyasal siyasi sorunlara bakışı, Ortadoğu’daki Filistin meselesine, Kuzey Kafkasya coğrafi bölgesine, Hırvat Boşnak çatışmasına yoğunlaşmış bir bakış olduğu izlenimini veriyor. Üçüncü dünya ülkelerinin sanatçılarının çoğunlukta temsil edildiği eserlerinde hep ezilmişliğin mağduriyetin varlık savaşının izlerini sürmek mümkün. Aynı bölgeden hem Filistinli hem İsrailli sanatçıların eserlerinde farklı izdüşümlerin yanı sıra aynı kaygılar ve barış özlemini sezmekte olanaklı. 1979 Hebron doğumlu Wafa Hourani’nin “Kalendiye” enstalâsyonu savaş ile yaşam döngüsünü ve buna rağmen geçen zamanın algılanışını anlatırken, Tel-Aviv’den Avi Mograbi’nin bireysel barış arayışını,1971 Mardin doğumlu Erkan Özgen in “Diyarbakır da Yaşam”ın kaygıların ortak paydasındaki endişeyi ve geleceksizliği hissedebiliyorsunuz.
Çağdaş Sanatın tarafsız kalamayacağı Peter Watkins’in dizeleriyle daha bir anlaşılır.
I don’t belive or I’am not interested in the idea of / Tarafsız bir sanatçı fikrine inanmıyorum,
A neutral artist, even if there were such a thing, I don’t / Bununla ilgilenmiyorum, böyle bir şey var olsa bile bence açıkçası,
Think it is interesting very much,frankly. / Pek de ilginç bir şey değil.
Peter Watkins
Ve “İnsan Neyle Yaşar” …Yemekle mi? Suyla mı? Sevgiyle, tutkuyla, ahlakla, erdemle, gururla, heyecanla, parayla, bilgiyle mi? İnsan neyle yaşar? …
Bienal özetle, “Savaşların, barışlara olan karşıtlığı ile”, “İnsanın insana”, “Erkeğin kadına”, “Makinenin emeğe” çatışmasını anlatıyor. İnsandan başlayarak, toplumların nasıl meta haline geldiğinin, metalaşan insanlığın da nasıl sömürüldüğünün serüvenini izletiyor. Günümüz coğrafyası ve politik dengelerinin sonucu olarak doğu batı sentezi oluşturulması kaygısıyla özellikle son yıllarda İstanbul’un büyük bir çekim merkezi olması, Avrupa şehirlerinden çok daha fazla ilgi görmeye başlaması, Türkiye’nin içinde bulunduğu sosyolojik ve sanatsal dinamiğin de bir parçası olduğunu görüyoruz... Ve iyi ki sanat var.
Masa tamam marangoz.
Bırak alıp gidelim.
Artık rendelemekten vazgeç
Boya falan da istemez
Övmen de, yermen de gerekmez:
Olduğu gibi alalım. Ona ihtiyacımız var.
Artık ver.
Bertholt Brecht,
Lindbergh’in Uçuşu
14 Ekim 2009 Yazar Rubi ASA





*************************************************************************************

1 yorum:

Adsız dedi ki...

11. Uluslararası İstanbul Bienali’nin “başlığı”, Bertolt Brecht'in Elisabeth Hauptmann ve Kurt Weill ile birlikte tam 80 yıl önce yazdığı Üç Kuruşluk Opera adlı oyunun ikinci perdesinin kapanış parçasından (şarkı) alınmış: “Denn wovon lebt der Mensch?” / “What keeps mankind alive ?” Türkçe’ye "İnsan Neyle Yaşar?" olarak çevrilen bu tümce sanırım şu anlama geliyor: “Ne’dir insanı(lığı) (‘hayatta tutan’ anlamında) yaşatan?” ya da şu:“İnsanı(lığı) yaşar kılan ne’dir?”

2008 Kasım’ında kavramsal çerçeveyi tanıtmak/açıklamak üzere, Ses Tiyatrosu’nda yapılan basın toplantısında (gösteri?) küratörler [“WHW - What, How & For Whom” (Ne, nasıl ve kimin için)], bir izleyicinin sorduğu “Ortodoks solculuk ile modern sanat arasındaki çelişki” ifadesine ilişkin bir soruyu şöyle yanıtlamıştı: “Bütün istediğimiz izleyicilerimizin bir bölümünün içinde bulunduğumuz duruma uyanması. Bu arada eğer Marksizm hakkında bir şeyler öğrenirlerse iyi olur”.

Bu bağlamda, “Marksist” içerikli 11.Bienal’in ana sponsorunun Koç Holding olmasının yaratığı çelişki, ağır eleştirilere (hatta alaya) neden oldu! Oysa gözden kaçan ayrıntılar, çelişki bir yana, koçbaşıyla saçmanın sınırlarını zorluyordu. Bu basit gerçeği görmek için İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın Bienal’e ilişkin resmi web sitesindeki SPONSORLAR bölümüne göz atmak yeterli: www.iksv.org/bienal/

Örneğin, Resmi Destekçiler şunlar: T.C. Başbakanlık Tanıtma Fonu Kurulu kapsamında Dışişleri Bakanlığı, Kültür ve Turizm Bakanlığı, İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve Beyoğlu Belediyesi.

Ama en ilginci sanırım, her 1 Mayıs’ı bir kez daha Taksim Muharebe Meydanına dönüştüren; literatüre “orantılı güç”, Taksim’de yapılmak istenen 1 Mayıs kutlamaları kastedilerek “makul sayı” (-da kişi) gibi inciler armağan eden İstanbul Valiliği.

Büyük Katkıda Bulunan Kurumlardan biri, ABD İstanbul Konsolosluğu… Bienal Destekçilerinden biri ise İstanbul Sanayi Odası…

Birçok yerli yabancı fon (C Founds, The Christensen Fund), sigortacılık şirketi (Tefken Sigorta ve Aracılık Hizmetleri, Fiba Sigorta) ve bankanın (Yapı Kredi Bankası) yanında öyle bir şirket var ki insanın nutku tutuluyor: Küresel kriz nedeniyle büyük zarar ederek, binlerce kişiyi işten çıkaran ve dünyanın en büyük bankalarından biri olan İsviçreli Credit Suisse…

Hal böyleyken, Bienal’e eşlik eden ‘Metinler’ derlemesindeki yazılarında amaçlarını, “Eşitlik ve özgürlük üzerine kurulu bir düzenin gerçekleşebilir ve hayati olduğunu, bu düzenin ise yalnızca komünizm olabileceğini ‘göstermek’” olarak açıklıyor kızılşın küratör ablalar.
Görülenin ne olduğu ise açık: Küresel bir krizle sarsılan kapitalizm sponsorluğunda komünizm propagandası! Ne bu şimdi? Bir yabancılaştırma efekti (Verfremdungseffekt) mi, yoksa bir Marksizm parodisi mi?

Sergei Vasilyevich Zubatov